1944 YILI OLAYLARI VE TURANCILIK

1944 YILI OLAYLARI VE TURANCILIK

 

Mareşal Fevzi Çakmak Paşanın görevden alınmasının arkasında, İsmet İnönü’ nün yıkamadığı ve çekindiği tek kale olan askeri kanadın yıkılması için hazırlanmış oyunun bir başlangıcı olarak görmek gerekmektedir. Yıllarca hem askeri teçhizat ve silah açısından hem de ordu mensuplarını ikinci sınıf vatandaş pozisyonuna düşüren İnönü, bu askeri kalenin kumandanını yıkarak burayı ele geçirme çalışmalarını başlatmıştır.

1944 yılına gelindiğinde askeri açıdan durumu Alpaslan Türkeş’in yazdığı ve Devlet yayınlarından 1988 çıkan 1944 Milliyetçilik Olayı adlı eserin 26 ve 27 sayfalarında durumu şöyle anlatmaktadır:

‘’ Bu devrede başta Milli Şef ve yardakçıları olmak üzere idareciler orduya ve onun kumanda kademesini teşkil eden subay ve generallere karşı çok küçümser ve önemsemez bir tutum içindeydiler. Artan hayat pahalılığı, geçim darlığı, subayları perişan ediyor, bunaltıyordu. Her yerde subaylar ikinci derece insan muamelesi görüyordu. Ankara’daki apartmanların bodrum katları halk arasında ‘’ Kurmay Subay katı ‘’ olarak isimlendirilmişti. Eğlence yerlerinde subayların adı ‘’ gazozcu ‘’ idi. Yani pahalı içki ısmarlayacak paraları olmadığı için karaborsacılar, vurguncularla yarış etmek imkânı bulunmadığı için, bu feragatli memleket çocuklarına bu gibi isimleri reva görüyordu. İstiklal Savaşını yapmış olduklarını iddia eden birçok yüksek rütbeli general, devletin idaresinde sivil olarak yüksek vazifeler almışlardı. Fakat başta İnönü olmak üzere bunların hiç biri çocuklarını askeri mekteplere vererek subay yapmamışlardı. Çünkü bunlara göre subaylık: meşakkatli ve aşağı bir işti. Bu görüş onlardan diğer yüksek rütbeli kumandanlara ve devlet memurlarına dalga, dalga yayılmıştı. Askeri okul öğrencisi bulunduğumuz sıralarda ve daha sonra genç subay iken yüzümüze karşı birçok toplantılarda kumandanlar samimi konuşmalar sırasında ‘’ kendilerinin askerlikten çok çektiklerini, subaylığın bir istikbal vaat etmediğini, bunun için oğullarını asla asker yapmayacaklarını ‘’ sık, sık tekrarlarlardı. Bunlar bizi memleketimizin geleceği yönünden çok üzer ve başımızda bulunan idareciler hakkında güvenimizi sarsardı. ‘’

Sistemli bir şekilde askerlik mesleğinin onurunu ve saygısını yitirmesini sağlayan İnönü, en sonunda Mareşal’i görevden alarak noktayı koymuştur. Çünkü planladığı ve 3 Mayıs 1944’te başlayan olaylar zincirindeki kırılmayı yaşatacak kişi mareşaldi.

Ne olmuştu 3 Mayıs 1944’te, Bunun çok kısa süre öncesine bakmak gerekmektedir. Ülkede durum hiç iyiye gitmiyordu. Ordu iyi beslenemiyordu. Teçhizat eksikliği hat safhaya ulaşmıştı. Almanların modern ordularının yanında ülke askeri teşkilatı, vasıta olarak at, katır, öküz arabaları ile ikmal işlerini yürütüyordu. Halk perişandı. Halkın en zaruri ihtiyacı olan ekmek, şeker, patiska, basma hatta kefen bezi vesikaya bağlanmıştı. Alpaslan Türkeş’in kitabından:   

‘’ Rahat yaşayabilenler sadece Milli Şef ve ona yaklaşabilenlerdi. Vekiller, Mebuslar, Halk partisi kodamanları, sivil ve askeri hiyerarşinin en üst kademeleri pek rahat bir hayat sürebiliyordu.

Şekere durmadan zamlar yapan bir Saraçoğlu, kulaklarına bir şikâyet çarpınca:

— Şeker lüks maddedir. Ne yapalım? Parası olmayanlar da yemeyiversinler… Diyecek kadar utanmazlıkta ileri gidebiliyordu.

… Ve bu mülevves durumu ayakta tutabilmek için aklın almayacağı derecede korkunç bir gizli terör hüküm sürüyordu.

Türk Silahlı Kuvvetlerini ihmal etmiş olan ‘’ Milli Şef İsmet İnönü ‘’ en iptidai cihazlardan yoksun bırakmış olan ‘’ Milli Şef İsmet İnönü ‘’ hatta yüzölçümü sekiz yüz bin kilometre kareye yakın bir vatan satında nihayet sayısı on sekiz milyonu aşmayan bir insan yığınını besleyemeyen ‘’ Milli Şef İsmet İnönü ‘’ sakat idaresini ayakta tutacak bir terör sistemini, sinsi bir titizlikle kurmayı başarabilmişti.

Bütün istihbaratı kontrol altına almış, şirret bir hafiye şebekesi kurmuştu. Mısır’ın mahut Mehmet Ali Paşası gibi, kendi adamlarını doyuruyordu.

Nahiye müdürlerine kadar, bütün yöneticilere diledikleri kadar, beyaz undan, has ekmekler sağlanıyordu. Onlar ne yiyecek, ne de giyecek sıkıntısı çekiyorlardı. Rüşvet, ihtikâr, suiistimal almış yürümüştü.

Zavallı halk… Onu düşünen yoktu… Namuslu vatandaşlara adam başına üç yüz gram, kapkara, çamur gibi berbat bir hamur parçası dağıtılıyordu. Savaşa girmiş memleketlerde de darlık baş göstermişti. Fakat o memleketlerin hepsinde krallar da, liderler de, valiler de, halk ile aynı işlemi görmekteydiler. ‘’

Birinci aşama başarılmış, Mareşalle birlikte birçok vatansever yüksek rütbeli subay yaş hadlerine bakılmaksızın emekli edilmişlerdi. Revizyon planı devreye girmişti.

İkinci aşama vatansever genç askerlerin kıyımı idi. Tam bu sırada aradıkları neden de ortaya çıkmıştı. Yazar ve tarihçi Nihal Atsız o dönemde Boğaziçi Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalışmakta ve Orhun Dergisini yayınlamaktaydı. Nihal Atsız, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı iki mektupta ‘’ Memlekette açıktan açığa komünist propagandası yapan dergiler çıkartılmaktadır. Bu dergiler Milli Eğitim bakanlığı’nın emri ile ve devlet parası ile satın alınarak bütün okullara dağıtılmaktadır. Sonra Ankara Dil ve tarih Coğrafya fakültesinde, Devlet Konservatuarın da ve daha başka birçok önemli mevkilerde memleketimizi komünistleştirmek isteyen, bu uğurda çaba gösteren insanlar vardır. ‘’ 

Nihal Atsız, açıkça kişilerin adını da bu mektuplarda vermektedir. ‘’ Bursa cezaevinde hüküm giymiş bir suçlu olarak bulunan Nazım Hikmet’e Milli Eğitim bakanlığı tarafından paralar verilmektedir. Bir vatan haini olduğu bilinen Sabahattin Ali, Ankara’da Devlet konservatuarın da öğretmendir. Sanat adamı olarak yetiştirilecek gençler bu adamın tesir dairesi içine adeta zorla sokulmuş gibidirler. ‘’ Bu müthiş bir itamdır ve tek Şef’ten izinsiz böyle bir şeyin yapılması mümkün olamayacağına göre, bu itham direkt İsmet İnönü’ye yapılmıştı.

Bu yazı üzerine, Sabahattin Ali hemen harekete geçer ve Nihal Atsız’ ı dava eder. Davanın vekili ise o dönemde Milli Şef’in borazancısı Ulus gazetesinin özel hukuk müşaviridir. Ankara’ya davet edilen Nihal Atsız’ ı büyük bir üniversiteli gençlik karşılar. Ankara’da gençler ile güvenlik güçleri arasında büyük olaylar olur.

Mahkemeye çıkan Atsız, hâkim ve savcı tarafından bir tevkif durumu ile karşılaşmamıştı. Mahkeme bir başka güne talik edilince adliyeden ayrıldı. İşte bu anda olan oldu. Siyasi polis tarafından önü kesilen Atsız tutuklandı. Üstü başı, yattığı oteldeki odası ve eşyaları arandı. Bir taraftan da İstanbul polisi İstanbul’daki evini talan ediyordu. Kitapları, gazete koleksiyonları, neşredilmemiş yazıları, mektupları, hepsine el konulmuştu. Operasyon başlamıştı.

Polatlı’da 14 asteğmen 12 gün mevkuf tutuldu. 250 Harbiyeli hakkında tahkikat açıldı. Bu arada iktidar istifa etti. 19 Mayıs Bayramında Milli şef tehditler savuruyordu. Basın ve Radyo bin bir yalan ve yanlışla halkı bilgilendiriyor, İnönü’nün demeçlerini yayınlıyordu. Yüzlerce genç zindanlara atılmıştı. Suçlarının ne olduğunu anlayamayan, üç gün içerisinde hâkim karşısına çıkması gereken bu gençler ve askeri personel, aylarca konuldukları hücrelerde beklediler ve savunmalarının alınmasını, ya da ne suç işlediklerinin söylenmesini beklediler.

Bu olaylar sırasında Erdek’te genç bir üsteğmen olan Alparslan Türkeş’te tutuklanmış ve İstanbul’da askeri bir hücreye atılarak aylarca hiçbir sorgu ve sual olmadan bekletilmiştir. Yazdığı dilekçelere ve sorularına cevap verilmemiş ve tek kişilik hücresinde dört ay boyunca sorgulanmadan yatmıştır. Tabi rahat bir bekleyiş değil çilelerle dolu bir bekleyiş içersindeydi. Alpaslan Türkeş’in kitabından:

’ Şöhret sahibi birçok yazarlar ve büyük ün ve şan almış olan birçok düşünürler de bu engizisyon davranışının içindeydiler.

Artık tutuklu gençlerin tahliye edilmeyeceklerini herkes iyice kavramıştı. Siyasi polise düşen vazife de tutuklular sayısını ne kadar mümkünse o kadar çoğaltmaktı. Siyasi polisin o günkü şefleri bu işlerde pek becerikli idiler.

Orhun Dergisine abone olanlar, bu dergide tek bir yazıları çıkmış olanlar, Nihal Atsız’ a sokakta bir defa selam vermiş olanlar hep tevkif edildiler. Hele milliyetçi yazara (Nihal Atsız’ a) eskaza bir mektup gönderenler, pek korkunç komitacılarmış gibi bütün şüpheleri üzerlerine çektiler.

Nihal Atsız’ ın evinde yapılan aramalar sırasında benim de bazı mektup ve yazılarım ele geçmiş bulunuyordu. Bunun üzerine bir gün Mayıs ayı sonlarında o zaman görevli bulunduğum Erdek’te bir askeri heyet tarafından evim ve ilgili yerler arandı. Evimde bulunan kitaplarım arama yapan heyet üyelerinin dikkat ve takdirini çekti. Hatta heyette bulunan Tümen Hâkimi, bazı kitaplarımın okuduktan sonra geri verilmek üzere kendisine verilmesini rica etti. Ve tarafımdan kabul edildi.

Bundan sonra arama heyeti – ki heyet başkanı şimdi ordumuzda şerefli bir General olarak hala hizmet görmektedir. ( 1988 yılı için söylenmiştir ) – bana aldıkları emirden çok müteessir olduklarını, tümen ve kolordu kumandanlıklarınca sevilmekte olduğumu, onların da bu emirden dolayı üzgün olduklarını söylediler…

Harp okulundan çıkarken donatım bedelinden her subaya verilmiş olan manevra sandığıma ve tedarik edilen diğer bir sandığa bütün kitaplarım kondu ve bir zabıt tutularak benimle birlikte Sıkı Yönetim Kumandanlığına sevk edildi. Subay olduğum için o zaman Tophane’de olan merkez Kumandanlığı ceza evinde bir hücreye kapatıldım.  

Askerlikten yetişme bir devlet adamı olan İnönü’ nün Türkiye Cumhuriyetinde devlet başkanlığına yükselişinin altıncı yılında bir Türk subayının kapatıldığı hücrenin nasıl bir yer olduğunu tasavvur etmek mümkün değildir.

Dapdaracık, pis, karanlık, berbat bir yer,

Tavandan, camını toz kaplamış yirmi beş mumluk ampul sarkıyor…

Hiçbir yerden gün ışığı almayan bu işkence dolabı her gün bu kör kandil ile güya aydınlatılıyordu.

Kapı, daima kilitle kapatılıyor, el yıkamak için tuvalete giderken yanında bir gardiyan bulunduruyorlardı.

Bu hücre bir boş koridorun iki yanına dizilmiş birçok hücreden biriydi.

Burada bir saptama yapmakta yarar vardır. Rahmetli Türkeş, İnönü’ nün buraları tasavvur edemeyeceğini söylüyor. Doğrudur. Çünkü İnönü her dönem bu hücrelere girmemeyi ve buraları tanımamayı başarmış bir insandır. Ne İttihatçılar döneminde, ne İstanbul’un işgalinde, ne Ankara döneminde böyle bir sorunla karşılaşmamıştır, Çünkü o her devirde, devrin adamı olmayı başarmış bir kişidir. İstanbul’un işgalinde herkesin Malya’ya sürüldüğü bir dönemde bile kimse ona dokunmamıştır. Kitaba devamla;

Sıkı Yönetim rejimi, sivil – asker her çeşit suçlular bu cezaevinde bulundurulmaktaydı.  

Kaçakçılar, uyuşturucu madde kullananlar, komünistler, casuslar, katiller, hırsızlar, hepsi buradaydılar.

İşin daha acı tarafı, disiplin yoluyla birkaç haftalık ceza alan genç erler de, bu cezalarını burada çekmekteydiler. Hiçbir şeyden haberi olmayan masum memleket çocukları burada pek kötü tesirlere maruz kalıyorlardı.

Tutuklanarak hücreye kapatıldıktan sonra, yıllar kadar uzun gelen saatler ve günler geçmeye başladı. Suçumun ne olduğunu ve niçin tutuklandığımı bilmiyorum. Fakat Ankara’ daki gösteriler dolayısıyla meydana gelen olaylardan kuşkulanıldığını kestiriyordum. Anayasa’ya göre ve Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu gereğince ‘’ Tutuklandıktan sonra en geç üç gün içerisinde hâkim huzuruna çıkarılarak sorguya çekilmek gerektiği ‘’ halde aylar geçiyor ve adımı dahi soran çıkmıyordu.

Nihayet günün birinde sabrım tükendi.

‘’ Suçumun ne olduğunu bir an önce öğrenmek istediğimi ‘’ bir dilekçe ile bildirdim.

Hiç cevap çıkmadı. Üç beş gün sonra bir dilekçe daha sunarak ‘’ Derhal sorguya çekilmemi ‘’ istedim.

Gene cevap çıkmadı.

Hâlbuki o günkü Anayasa’ya göre bana en geç otuz gün içinde bir cevap verilmesi lazımdı.

Fakat 1944’ de Milli Şef’ mi, adamları mı Anayasa dinlerlerdi.

 

SORGUM YAPILIYOR

 

Sonradan ilk sorgum yapılıncaya kadar geçen sürenin nezaret altında bulundurulma kabul edildiğini ve ilk sorgumun yapıldığı tarihten başlamak üzere tutukluluk müzekkeresi kesildiğini öğrenecektim. ( yani bu yatışlar alınan cezadan düşülmeyecekti. ) Sizi evinizden alıyorlar, bütün dünya ile ilişkinizi kesiyorlar, maaşınız verilmiyor, fakat bunun adına tutukluluk değil, nezaret altına alınma deniyordu. Bu da o günkü idaredeki hukuk anlayışının bir örneği idi.

Nihayet tutuklandıktan dört ay sonra sorguya çağrıldım ve hâkim huzuruna çıkartılarak ifadem alındı. İfadeler sırasında bana ‘’ yeminli ve gizli bir cemiyet bulunduğundan, cemiyetin gayesinin mevcut iktidarı devirmek olduğundan ‘’ bahsederek bunlar hakkında bildiklerimin söylenmesi istendi.

Fakat… Karşımdaki adamların adaletle en ufak bir ilişkisi yoktu. Onlar komplolardan bahsediyorlardı. Gerçekte komplo kuranlar kendileri idi. Masum gençlere tuzak kurmaktan başka bir düşünceleri yoktu. Bunlardan biri soru sormaya başladı:

— Biz, dedi sizin iyi niyetle itiraflarda bulunmanızı istiyoruz. Yoksa ırkçılık ve Turancılık denen fesadın bütün gizli planları elimizdedir. Siz ve arkadaşlarınız milleti kan bakımından temizlemek kararındasınız. Bunun ne demek olduğunu bilmiyor muyuz sanıyorsunuz?

Adamın yüzüne dikilen gözlerimde kim bilir ne derece garip bakış belirmiş ki, durakladı. Bir iki kere yutkunup dudaklarını ısırdıktan sonra önüne bakarak mırıldandı.

— Ben sizin iyiliğinize çalışmak istiyorum. Türk milletinin saadetini kim dilemez? Fakat tabii, siz hiç farkına varmadan berbat bir teşkilatın avucu içine girivermişsiniz. Maksadım sizi uyandırmaktır. Ve bir an önce bu fena durumdan sizi kurtarmak istiyoruz. Ama bunun için sizin de bize yardım etmeniz lazım. Turancılık komplosunun önünüze serdiğim planlarını bildiğiniz, fakat artık tamamıyla ret ettiğinizi bana itiraf ediniz. Sıkı Yönetim Komutanına hemen gidip sizin için şefaat edeceğim. Derhal tahliye edilmenizi isteyeceğim.

 Bütün bu sözlerin sebebini anlamamaya imkân yoktu.

Sorgunun yönetilmek istendiği hedef soranın ağzında sırıtmaktaydı. Adamcağız boyuna, bosuna, suratına bakmadan benden Milli Şef ‘in 19 Mayıs nutkundaki tekerlemeye uygun ifade almak istiyordu. Gençlik huzurunda söylenen uydurmaların boşluklarını bana doldurtmak niyetindeydi.

Aklınca işe ‘’ Suret-i haktan görünmek yoluyla ‘’ başlamış bulunuyordu.

Ben gene ilk sözümü tekrarladım:

— Bu iddiaların aslı yok efendim.

Adam tuhaf bir adamdı. Milli Şef’ in sıkıyönetimi tam ona layık, birini bulup karşıma çıkartmıştı.

Üniforması vardı ama adamın askere benzer tarafı yoktu.

Uzunca cümleleri aksatmadan toparlayıp bağlamayı başarıyordu. Ama bu adamda aydın insan olgusundan eser yoktu.

Ben, salt gerçek üzerinde ısrar ettikçe o da ısrar ediyordu. Nihayet:

— Olabilir, dedi. Belki şimdi meseleyi iyice hatırlamıyorsunuzdur. Ama düşündükçe elbette hatırlayacaksınız.

Gene sükûnetimi muhafaza ederek:

— Yazılacak bir bilgim yoktur. Dedim. Olsaydı söylerdim. Fakat anlıyorum ki siz benden bildiğim bir şeyi değil, dilediğiniz bir bilgiyi almak istiyorsunuz. Nedir o?

— Sayın Teğmenim, hep bilmezliğe geliyorsunuz. Ben sizden sadece tabanca üzerine yemin ederek girdiğiniz gizli cemiyete başka kimlerin girdiğini ve ne zaman girdiğinizi öğrenmek istiyorum.

— Yok, böyle bir şey,

— Sonra, Nihal Atsız’ in Milli Şef aleyhine yaptığı telkinleri de hatırlayacağınızı umuyorum.

— Başka var mı daha?

— Elbette var. Mesela Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmak isteyen bu Nihal Atsız’ in ırkçılık ve Turancılık hakkındaki fikirlerine ne derece yakınlık duyduğunuzu bize açıkça söylemeniz de lehinize bir kanaat edinmemize imkân verir.

Ve bir cevap vermeye vakit bırakmadan kâğıtla kalemi tutuşturdu:

— Alınız, alınız, bir şeyler yazmaya çalışınız. Karalayacağınız notlar ifadenizi almamıza yardımcı olur.

Yapacak başka bir şey yoktu. Önüme sürülen kâğıdı ve uzatılan kalemi aldım. Şu satırları süratle karaladım:

Var olduğunu iddia ettiğiniz gizli cemiyet yoktur. Tabanca üzerine yemin ederek de, etmeyerek de hiçbir cemiyete girmiş değilim. Nihal Atsız bana bir telkinde bulunmadı. Esasen yaşım ve seviyem telkinlere kapılmaya müsaade etmez. Türklük konusu üzerindeki şahsi kanaatim şudur:

‘’ Devletin bütün önemli idare kademelerinde iyi yetişmiş milliyetçi Türklerin bulunması gereklidir. Türkiye sınırları dışındaki Türklerle de ilgilenmek lazımdır. Ben, sınırlarımız dışındaki Türklerin yabancı boyunduruğundan kurtulmasını, hür, müstakil ve müreffeh olmalarını isterim ‘’

Ve kâğıdı adamın önüne koydum.

Sorguları, sorgu hâkimi olarak, Yüzbaşı Kazım Alöç yapmaktaydı. Fakat Sorgular kanununa aykırı olarak İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve bu iş için Ankara’dan gönderilmiş olan o zamanki Emniyet Genel Müdür yardımcısı Kamuran Çuhruk’ un huzurunda ve onların katılmasıyla yapılmaktaydı. Sorguların bütün hedef ve gayesi daha önce söylediğim gibi, Milli Şef İnönü’ nün 19 Mayıs 1944’ de vermiş olduğu meşum nutuktaki isnatları ve ithamları doğrulayacak ifadeler almaktı. Bu arada sorgu yargıcı kazım Alöç’ ün Ankara’ ya çağrılarak Hasan Ali Yücel ve Milli Şef İnönü tarafından iltifat gördüğü, Turancıların hakkından gelmesi için kışkırtıldığı haberlerini de duymuştuk. Birkaç satırlık notlar halinde karaladığım yazıları hâkimin önüne koyduğum zaman bunları dikkatle okudular. Fakat içinde aradıkları şeyleri bulamadılar. Ve tekrar bana dönerek:

- ‘’ Başka şeyler hatırlamıyor musunuz? Arkadaşlarınız başta Nihal Atsız olmak üzere her şeyi anlatmışlardır. İsterseniz sizi şimdi burada yüzleştirelim. ‘’ Gibi sözler sıraladılar. Fakat benim cevabım ‘’ Benim bildiğim başka bir şey yok, söyleyeceklerimin hepsi bu kadardır. Kimlerle isterseniz yüzleşmeye hazırım ‘’ dan ibaret kaldı.

Üzüntülü idim. Üzüntümün sebebi, kendi şahsımın durumundan değil, dışarıda kalmış ailemin, sıkıntılarından ileri geliyordu. Tutuklandığım sırada iki çocuğum vardı. Yeni bir çocuk bekler durumunda bıraktığım eşimin ve ailemin diğer fertleri merhametsiz bir baskı havası ve düşmanca bir çember ile çevrilmiş bulunuyorlardı. Tutuklandığım günden beri, maaşım kesilmişti. Ailemin hiçbir yerden geliri yoktu. O zaman dört yaşında bulunan büyük kızım çocuklarla oynamak üzere kapının önüne çıktığı zaman diğer çocuklar tarafından ‘’ bu Turancıdır. Bununla oynamayalım ‘’ diyerek çocuğumu aralarına almaktan çekiniyorlardı.

Sadece bu olay bile o günlerde estirilen dehşet ve baskı rüzgârının korkunçluğunu gösterecek derecededir. Evlerinde ana ve babalarının konuşmalarını dinleyen küçük çocukların havanın tesiri altında kaldığının acı bir misalidir.

Türk milliyetçiliğinin tehlikeli ve zararlı olduğu görüşü okullarda, gazete sütunlarında ve çeşitli toplantılarda ısrarla işlenir bir konu olmuştu. Bunlar yetmiyormuş gibi, bir de Rusya’nın sempatisini kazanmak için kendilerini Rusların dostu ve Ruslardan daha çok Turancılık düşmanı durumunda göstermeye çalışıyorlardı.

Hücremde perişan, üzüntü ve düşünceli bir haldeydim. On param yoktu. Fakat memleketimin ve ailemin durumunu düşünmekten başka bir kaygım bulunmuyordu. Genç bir insanın daracık bir hücrede saatleri, günleri değil, fakat ayları geçirmesi çok ağır bir işkence idi. Günlerimin çoğunu hapishanenin taş duvarlarını tekmeleyerek geçirdim.

Zindancılarım lütfediyorlar, koridorda nöbet tutan Mehmetçiklerin kendi karavanalarından ayırıp bana verdikleri yemeklere göz yumuyorlardı.

Sıkıntılarımı gidermek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bana yapılan eziyetlerin sebebini bir türlü kavrayamıyorlar, adeta kahroluyorlardı.

Mehmetçikler, ara sıra memleketlerinden gönderilen hediyeleri daima benimle paylaştılar. Ailelerinin gönderdikleri küçük harçlıkları bana vermek için çırpınıyorlardı.

Ne iyi insanlardı, ne iyi insanlardı Allah’ım! Hele aralarından bir onbaşı vardı ki, adı ve künyesi daima hatırımdadır.

Giresun Vilayetinin Alucra İlçesinin Çakmanoz köyünden İsmail Taşkın…

Aylarca kapalı kaldığım hücre, çektiğim açlık sıkıyönetimi soysuzlaştıran ikbal düşkünü sorgucuların ruhi işkenceleri, ailemin nafakası hakkındaki endişelerim, memleketi kendi hava ve heveslerine kurban eden siyasi hegemonyanın arttıkça artan zulmü, nihayet bir gün, son takatimi da yok etti:

Yatağa serildim.

Hücrenin rutubeti, ışıksız, güneş yüzü görmemek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmıştı:

Çok zayıflamıştım. Dizlerimde derman kalmamıştı. Zafiyet gözlerimi de bozmuştu. Günlerce ateşler içinde en ufak bir tıbbi yardım görmeden yarı aç kıvrandım inledim durdum.

Alpaslan Türkeş üzerine oynanan oyunlar ve sonsuz kin ile yapılan işkenceler onun hastalanmasına neden olmuştu. Büyük ısrar ve doktorların biraz insafa gelmesi ile hastaneye kaldırılır. Haydarpaşa Askeri Hastanesine götürülen Türkeş, burada yapılan tetkiklerde çok hasta olmasına rağmen ısrarla geri gönderilmesi olmazsa Çengelköy’deki Mahkûmlar hastanesine götürülmesi istenmiştir.

O anda yardımına Merkez Kumandanlığının İnzibat Yüzbaşısı Tahsin Bey ve Tabip Tuğgeneral Fikri Altan yetişir.  

Kendisini ferah bir odaya alarak gerekli tedavisini yaparlar. Burada kaldığı sürece yapılan müdahaleler ve beslenmesi üzerindeki hassasiyet nedeniyle sağlığına kavuşmaya başlar. Ancak sıkıyönetim komutanlığının ısrarlı talebi üzerine daha tam iyileşemeden tekrar Tophane’ de bulunan Askeri cezaevindeki eski hücresine gönderilir.

Kıyım tüm şiddetiyle sürmektedir.  

Bu olaylarda İstanbul’daki Askerleri Tophane’de bulunan Merkez kumandanlığı emrindeki Askeri cezaevinde tutuyorlardı. Bunlar:

1. Doktor Yüzbaşı: Hasan Ferit Cansever

2. Doktor Üsteğmen: Fethi Tevetoğlu

3. Piyade Üsteğmen: Alpaslan Türkeş

4. Piyade Teğmen: Nurullah Barıman

5. Ulaştırma Asteğmen: Fazıl Hisarcıklı

6. Topçu Asteğmen: Zeki Sofuoğlu 

Bu olaylar sadece askeri kesime değil, sivil gençlere ve değeri dünya çapına ulaşmış insanlara da bu kıyım sürmekteydi. Bunlardan biride Prof. Zeki Velidi Togan’dı. ‘’ Bu Vatan Kimin ‘’ şiirini yazan ve memleket irfanına uzun yıllar hizmet etmiş olan Şair ve edebiyatçı Orhan Şaik Gökyay, O tarihlerde İstanbul üniversitesi Tıp fakültesinde öğrenci ve daha sonra ünlü bir iç hastalıklar uzmanı olan Mehmet Külahlıoğlu,  Şair ve öğretmen Cemal Oğuz Öcal, Osman Yüksel Serdengeçtidir. İşkencelerden biride TABUTLUK adı verilen hücreydi. Kitaba devamla;

Tabutluk adıyla anılan veya savcı Kazım Alöç ve Ahmet demir tarafından ‘’ mutena hücre ‘’ diye ifade edilen yer, yarım metre karelik bir yerdir. Nihayet kırk santimetre genişliğinde ve elli santimetre uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton duvarlar içerisinde açılmış oyuklardı. İçine sokulan bir insan kapı kapanınca yere çömelmek bu beton oyukların duvarlarından içeri sokulanların, belinden ve kollarından duvara bağlamak için demir prangalar vurulmaktadır. Ayrıca oyuğun tepesine üç adet beşer yüz mumluk ampul konulmuştur. İçeriye kapatılan insan demir prangalarla belinden ve kollarından duvara bağlanıp ve burada yirmi dört saat, kırk sekiz saat, hatta daha fazla aç susuz bırakılırdı. Bazı sanıkların tabii ihtiyacı için dahi kapı açılmaz ve büsbütün perişan duruma düşmeleri sağlanırdı.

İstanbul’un en basık semti olan Sirkecide, Haziran ve Temmuz aylarında kızgın güneşle kavrulmaktaydı. Serin sayfiye yerlerinde oturanların bile sıcaktan bunaldıkları bu mevsimde bu dapdaracık beton oyuklar içindeki insanlar ne hale gelirdi?

Üstelik tepesinde de beş yüz mumluk üç ampul yanmaktadır.

Buna hür bir insanın diri, diri fırına sokulması denmez de ne denir?

Talihsiz Türk aydını, Türk milliyetçisi olan Reha Oğuz Türkan bu işkenceden bir gözü sakatlanarak canını güç kurtarmıştır.

Bu işkenceler, akıl almaz boyutlara ulaştığı dört Eylül günü mahkemeye çıkartılma kararı alındı. Mahkemedeki duruşmalar ise tam bir sağır dövüşüne dönmüş ve istenenlerin söylenmesi için birçok zulüm uygulanmıştır. Sanıklar direnmekte mahkeme ise dayatmalarına devam etmekteydi. Konu işkence yapılması ile ilgili duruma gelmişti. Savcı Kazım Alöç, birden bire ayağa fırlar ve şöyle der. Kitaba devamla;

‘’ Efendim biz bunları yüksek mahkemenin huzuruna Cumhurbaşkanı adayları olarak değil, hükümeti devirmeye kalkışan caniler, vatan hainleri olarak çıkarmış bulunuyoruz. Kendilerini saraylarda yatıracak değiliz. Elbette işkence yaptık. Bunlar her türlü muameleye layıktır. ‘’

Evet, hükümeti devirmek istemek vatan hainliğiydi. Siz nasıl Milli Şef’in diktatör rejimini devirmeye niyetlenirsiniz. Amerika Mandasına bağlanmak istemek vatan hainliği değil, ama Turancılık düşüncesi vatan hainliği, işte İsmet İnönü mantığı…

Bu dönemin Genelkurmay Başkanı, Milli Şef’in has adamı, Mareşal’in organize ettiği tatbikatı beğenmediği ve laf söylediği için kin besleyen Kazım Orbay’dır. Kazım Orbay, Milli şefe hassasiyetle bağlı ve her söylediğini emir kabul eden bir şahsi yapısı vardır. Milli Şef tam istediği kıvamda birini bulmuştur. Özellikle 1944 olaylarında Milli Şefin takındığı tavrı kutsal bir olgu kabul eden, hâkimlerin verdiği kararları, Milli Şefin isteklerine ters düştüğü için, askeri Yargıtay başkanını bile emekliye sevk edecek kadar sahibine bağlı bir şahsiyettir. Alpaslan Türkeş’in yazdığı ve Devlet yayınlarından 1988 çıkan 1944 Milliyetçilik Olayı adlı eserin 79 ve 80 sayfalarında durumu şöyle anlatmaktadır:  

Mahkeme, esas numarası 1947/3; Karar No: 1947/14 ve 31 Mart 1947 tarihli kararı ile bütün sanıklar hakkında berat kararı verdi. İlk celseden beri savcı sanıkların beratlarını istemişti.

Fakat Sıkı Yönetimdeki Milli Şef ekibi, bir türlü yelkenleri suya indirmek istemiyordu.

Adli Amirlik bu berat kararını aleyhimize bozdurmak için hemen askeri Yargıtay’a başvurdu. Fakat Askeri Yargıtay beraat kararını süratle tasdik etti.

Askeri Yargıtay adalet yolu ile işlenmesine kalkışılmış bir cinayetin bütün nedenlerini kavramış ve asilane kararı ile Türkiye’de temiz hakimler bulunduğunu dosta, düşmana ispat etmişti. Bu medeni cesarete mukadder yumruk, tabii fazla gecikemezdi. Gecikmedi.

Askeri Yargıtay’ın şerefli ve bilgili başkanı Ali Fuat Erden emekliye sevk edildi. İki değerli mesai arkadaşı Sayın Tümgeneral Kemal Alkan ve Sayın Tuğgeneral İsmail Berkok da hemen aynı zamanda emekliye ayrıldılar.

Hâkim Binbaşı Celal Bey ( emekli general ) bu emekliliğin iç yüzünü daha sonra anlattı:

Bir gün Askeri Yargıtay Başkanı Sayın Orgeneral Ali Fuat Erden’i o zamanki Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay çağırtmış, Erden Paşa, yanına o zaman binbaşı olan Celal paşa’yı da alarak Genelkurmaya gitmiş. Orbay’ın burada ilk sorusu şu olmuş:

— Sayın Milli Şef’imiz, Turancıların suçlu olduklarını daha baştan ortaya koydular ve bizleri irşat buyurdular. 19 Mayıs nutuklarında her şeyi açıkladılar. Böyle olduğu halde, Başkanlığımız altında bulunan Askeri Yargıtay, nasıl olur da bunların lehinde karar verir?

Bu soru Ali Fuat Paşa için pek tepeden inme ve şaşırtıcı olmuş. Paşa, Yargıtay’ın çalışmaları hakkında izahat vermek için gittiği bir yerde böyle acayip bir soru ile karşılaşınca donup kalmıştır.

— Efendim, mahkeme Kurulunun vicdani kanaati o yolda tecelli ettiği için böyle karar verilmiştir, demiş.

Bu cevap üzerine bu sefer de Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay, öfke ile karışık bir şaşkınlığa kapılmış ve:

— Ya öyle mi, o halde buyurunuz! Diyerek Ali Fuat Paşa’ya hırsla kapıyı göstermiş. Ali Fuat Paşa, üzüntü içinde ayrılarak Yargıtay Başkanlığına döndükten yarım saat sonra da, arkasından gelen başka bir yere tayin emri gönderilmiştir.

İşte Mareşalin emekliliğine neden askeriyeden bir tepki gelmedi sorusunun en iyi cevabı bu kıyımlarda yatmaktadır.

       KAYNAK: Alpaslan TÜRKEŞ, 1944 Milliyetçilik Olayı, Devlet Yayın Dağıtım, İstanbul, 1988

Not: Daha geniş bilgiyi bu kitapta bulabilirsiniz.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !